Önsöz

A black and white photo of Walt Whitman sitting in a chair and facing the left
"I know perfectly well my own egotism,
Know my omnivorous lines and must not write any less,
And would fetch you whoever you are flush with myself."

"Sé perfectamente mi propia egolatría;
Sé lo omnívoros que son mis versos, y que debo escribir tanto,
Y mi anhelo sería elevaros, quienquiera que seáis, a mi propio nivel."

 (Photo B.F. Kenny, 1881)

Son on bölüme girerken, Whitman, tıpkı final aryasına hazırlanan bir opera şarkıcısı gibi şiirin doruk noktası için sesini hazırlar. “Kalabalığın ortasında bir sestir” (“yığınların ortasında bir çağrıdır”) bu, etraftaki “insanların” (“ahalinin”) arasında yükselen bir sestir. Whitman, demokrasinin değişmez meselesi olan birey ile toplum, tekil ile çoğul, kendi deyimiyle “sıradan, ayrı insan” ile “yığın” arasındaki ilişkiyle daima ilgilenmiştir. Demokratik başarının sırrı, bir kişinin hakları ve herkesin hakları arasında gidip gelen vurgunun müzakeresinde yatar ve bu müzakere, başkalarıyla tam anlamıyla empati kurarken kendi ayrı, münferit kimliğimizi nasıl koruyabileceğimiz meselesiyle yakından bağlantılıdır. Whitman bu yüzden her zaman empatik benliği, yani kendisinde kültürün diğer bütün özneleri olabilme potansiyelini gören ve bireysel benliğinde ulusta görünür olan benliklerin tüm çeşitliliğini hissedebilen bir “Ben”i ön plana çıkarmıştır. Her birimizin pek çok farklı kimlikten, uyumsuz seslerden, değişken ruh hallerinden, çatışan fikirlerden oluşan bir kimlik, bir “Birleşik Devletler” olduğunu ima eder Whitman. Dolayısıyla sesinin hem koronun üzerine çıkıp hem de onunla ahenkli olduğunu, etrafını saran ve onu tanımlamaya katkıda bulunan “kalabalığa” (“yığınlara”) hitaben ve onlar adına konuştuğunu hayal eder ve kastettiği sadece “yakın arkadaşları” (“yakınları”) değil yabancılardır (onun “hane halkı / ev halkı” olmayan “insanlar / ahali”).
Whitman, tekrarladığı “her daim” (“daima”) ifadesiyle, şiir boyunca gözlemleyip yücelttiği minvalde bir bengi dönüş ve değişim duygusu yaratır: Yaşam sürüp gider, insanlar doğar ve ölür, gene de “her daim” (“daima”) aynı “yiyip içenler,” nesilden nesile sorulan ama yanıtlanamayan aynı “anlaşılmaz” (“amansız”) sorular, aynı kemirici arzular (“heveslerin, susayışların ruhu” / “tutkuyla kıvranan nefes”), aynı kötülük ve iyilik, aynı aşk, aynı ölüm vardır. Bütün hepsi, akıp giden aynı “yaşam sıvısıdır,” bir günden diğerine hem tamamen farklı (zira su tamamen değişmiştir) hem de aynı olan bir nehir gibi ilerler. “Kafam dönüyor boynumun üzerinde” (“Boynumun üzerinde bir o yana bir bu yana dönüyor başım”) der şair, sürekli odak ve yön değiştiren gözleri ve kulakları andıran dizeleriyle şiirin daima değişip kayan perspektifini yakalar.
Whitman, “Kendimin Şarkısı / Benliğimin Şarkısı”nın öncelikle kentsel bir şiir olduğunu bize yeniden hatırlatarak, çokluğun içinde tek olmak üzerine kusursuz dizeler sunar: “Burası şehir ve ben hemşerilerden biriyim” (“Kenttir bu, ben de bir kentli”) der; içlerinden biri olduğu “hemşerilerin” (“kentlilerin”) izlenimleri ve ilgileri kesişip örtüşür ve potansiyel olarak demokratik bir deneyim birliği ortaya çıkarır. Böylelikle şair, toplumdaki eşitsiz servet dağılımına karşı en güçlü itirazını sunar (onun yaşadığı devirde, özellikle de İç Savaş sonrası yıllarda ortaya çıkan eşitsizlikle, ancak Wall Street’e ve varlıklılara öncelik tanıyan ekonomik ve sosyal politikalar sonucu yakın zamanda ortaya çıkan günümüzdeki eşitsizlik boy ölçüşecebilecektir). Ama Whitman’ın eleştirisi, ekonomik adaletsizlikten ziyade, para aşkının ister zengin ister fakir olsun herkes üzerinde yarattığı zararlı etkiye yöneliktir. Herkes (hem zenginler hem de fakirler) etrafta sırf fiyat etiketleri ve alım satım değerleri gördüğünden dolayı, hiç kimse dünyanın şölenine, hazlarına erişemez. Whitman, zombi filmlerini anımsatan bir yaşayan ölüler kenti sahnesi yansıtır bize, herkesin “gözlerini para hırsı bürümüştür” (“gözlerinin üzerinde madenî paralar vardır”) (ölen kimselerin gözlerinin üzerine gözleri kapalı tutmak için madenî para konulur; fakat görünüşe bakılırsa bu yaşayan ölülerin bizzat gözleri madenî paradır, gözlerinin yerinde madenî paralar vardır). Para hırsının ortaya çıkardığı, yaşarken ölüm halidir; bir yanda, beyinlerini “kaşıklayarak” (“kaşık kaşık yiyerek”) açgözlülüklerini besleyen ve kullanabileceklerinden çok daha fazlasını talep eden az sayıda zengin vardır, diğer yanda, onlar yüzünden, çok çalıştıkları halde pek az karşılık elde eden ve hayatları ölü bir rutine dönüşen niceleri. Fakat bu “bir sürü küçük mankende” (“bir sürü adamcıkta”) bile kendini görür şair. Nasıl ki “Kendimin Şarkısı / Benliğimin Şarkısı” için tuttuğu orijinal notlarında “Kölelerin şairiyim ben ve kölelerin efendilerinin,” diye yazmışsa, şimdi hem fakirin hem de zenginin şairi olup, efendi ve köle, zengin ve fakir gibi adaletsiz güç hiyerarşilerinin çılgınlığını herkese ifşa etmektedir. İster zengin ister fakir, ister efendi ister köle olsun, herkesin bir bedeni vardır, arzuları vardır, herkes bu hayatı yaşar; ve şairin “her şeyi yutan dizeleri” (“obur dizeleri”) “[herkesi] yakalar, [onlarla] birlikte akar” (“kendiyle dolup taşar, [herkesi] bulur, teslim alır”).
Böylelikle Whitman bu harikulade bölümü bir haricî biçimler –kitaplar, fotoğraflar, gemiler, evler– kataloğuyla sonlandırır ve onların tümünün yaşayan, nefes alıp veren, bir bedene bürünmüş olan insanlara dair haricî biçimler olduklarını güçlü bir şekilde sezdirir. Bizler şeylere, ürünlere odaklanır, onları üreten canlı bedenleri göz ardı ederiz. Whitman, her ürünün aslında onu yapan yaşamı ve emeği işaret ve ima ettiğini hatırlatır. Sıkı sık göstergelere, nesnelere, temsillere odaklanırız, onlara anlam kazandıran hayatın ta kendisi yerine. Önümüzde dönüp hakiki ve halihazırda olana bakmak yerine, yukarılara ve uzaklara döner, gökyüzüne, geçmişe (“tarihteki azizler ve âlimlere” / “tarihteki bütün azizler ve bilgelere”), soyut olana (“vaazlara, inançlara, ilahiyata / teolojiye”) bakarız. Şair, şiirinin güzel bir şey olmakla ilgilenmediğini; sözcüklerin ardında yatanı (bir bedene bürünmüş olan şairi) ve onların üzerinde yer alanı (bir bedene bürünmüş olan okuru) yakalamakla, birbiriyle “birlikte akan” (“dolup taşan”) bedenlere dair büyülü bir his yaratmakla ilgilendiğini belirtir. Bir yanda şair vardır, diğer yanda “her kim olursak olalım, biz.”

--Ed Folsom

Yığınların ortasında bir çağrı,

Benim sesim bu, en uçlarda çepeçevre yankılanan.


Gelin çocuklarım,

Gelin kızlarım oğlanlarım, karım, ev halkım, yakınlarım;

Prelüdünü içten içe tamamladı kavalıyla,

                           şimdi her şeyiyle kendini müziğine verecek icracı.


Kolay yazılmış, üstünkörü çalınan akorlar ––

                           tınısını hissediyorum zirvenizin ve kapanışın.


Boynumun üzerinde bir o yana bir bu yana dönüyor başım,

Akıp gidiyor müzik, ama orgun sesi değil bu,

Etrafımı sarmış ahali, ama ev halkım değil bu.


Altımda daima sağlam kaskatı zemin,

Daima yiyip içenler, daima inip çıkan güneş,

                                         daima hava ve dinmeyen medcezir,

Daima ben ve komşularım –– ferahlatan, fesat, hakiki,

Daima o eski amansız soru, parmağa batan diken,

                                                     daima tutkuyla kıvranan nefes,

Daima pışt! pışt! diyen alaycı ses

             ta ki biz hınzırı saklandığı yerden bulup çıkarana dek,

Daima aşk, daima yaşlar döken yaşam sıvısı,

Daima çeneyi saran bağ, daima katafalkları ölümün.


Ayaklanmış yürüyor niceleri

                                         gözlerinin üzerinde madenî paralar,

Obur mideyi doyurmak için beyni kaşık kaşık yiyorlar;

Bilet satıyor, alıp veriyor kimisi

                           ama bir kez olsun tadını çıkaramıyor kendisi,

Ter döküyor, çapa sallıyor, harman dövüyor,

                                                   yevmiye olarak alıyor anızı,

Mülkiyet birkaç miskinin elinde,

                                                   onlar kendine alıyor buğdayı.


Kenttir bu, ben de bir kentli,

Ötekileri ilgilendiren her şey ilgilendiriyor beni,

                                        siyaset, savaşlar, ticaret, gazeteler, okullar,

Belediye reisi ve meclisler, bankalar, tarifeler,

                           buharlı gemiler, fabrikalar, borsalar, dükkânlar,

                                                                     gayrimenkuller, mallar mülkler.


Oradan oraya sıçrıyor

               yakalıkları ve kuyruklu ceketleriyle bir sürü adamcık,

Biliyorum kim olduklarını,

                                         (solucan ya da pire değiller hakikaten,)

Suretlerim benim onlar, onaylıyorum hepsini,

                                        ölümsüzdür bende en zayıf ve en sığ bile,

Söyleyip eylediğim her şey onların da yazgısı,

İçimde çırpınan her düşünce aynen çırpınır onların da içinde.


Farkındayım kendimi beğenmişliğimin,

Oburdur dizelerim, biliyorum, bir gıdım daha az yazamam,

Kendimle dolup taşarım,

                           her neredeysen seni bulur, ansızın teslim alırım.


Basmakalıp sözler değildir benim bu şarkım,

Sorgulamaktır birdenbire, ötelere erişip yakına getirmek;

Basılıp ciltlenmiş bir kitap bu

                                         –– peki ya matbaacı ve onun çırağı?

İyi çekilmiş birkaç resim

                             –– peki ya bağrına bastığın eşin ya da arkadaşın?

Çelik zırhlı kapkara gemi, kulelerinde heybetli topları

                          –– peki ya kaptanın ve mühendislerin yüreği?

Evde tabak çanak, erzak, mobilya

             –– peki ya evin sahipleri; gözlerindeki bakışlar onların?

Yukarıda gökyüzü

                            –– peki ya burası, bitişikteki ev, yolun karşısı?

Tarihteki bütün azizler ve bilgeler

                                        –– peki ya sen kendin?

Vaazlar, inançlar, teoloji

                                         –– peki ya esrarengiz insan beyni?

Nedir akıl? Nedir aşk? Nedir yaşamak? 


--Aytek Sever’s translation 
42

Kalabalığın ortasında bir ses,
Kendi sesim, davudi, coşkulu, kesin.

Gelin çocuklarım,
Gelin oğullarım, kızlarım, kadınlarım, hane halkım, yakın arkadaşlarım,
İcracı şimdi gayretini ortaya koyacak, içindeki kamış düdükten çıkan prelüdü tamamladı.

Kolayca yazılmış, acemi dokunuşlu akortlar—hissediyorum doruğunuzun ve finalinizin çınlayışını.

Kafam dönüyor boynumun üzerinde,
Müzik gürüldüyor, ama orgdan değil,
İnsanlar var etrafımda, ama hane halkımdan değiller.

Her daim katı, göçmeyen zemin,
Her daim yitip içenler, her daim yükselip batan güneş, her daim hava ve sonu gelmeyen gelgitler,
Her daim kendim ve komşularım, güç veren, hınzır, sahici,
Her daim anlaşılmaz o eski soru, her daim o diken batmış başparmak, o heveslerin, susayışların ruhu,
Her daim o şeytanı yuvasından çıkarana kadar hu! hu! diyen sinir bozanın sesi,
Her daim aşk, hayatın hıçkıran sıvısı,
Her daim çene bağı, her daim tabut sehpası.
Gözlerini para hırsı bürümüş, yürüyorlar ortalıkta,
Midenin hırsını beslemek için beyin bolca kaşıklarken,
Bilet alarak, alıp satarak, ama bir kere olsun katılmadan şölene.
Birçoğu ter içinde, tarla sürerek, harman döverek sonunda ücret diye saman tozu alır,
Her şeye sahip birkaç aylak durmadan buğday talep eder.

Burası şehir ve ben hemşerilerden biriyim,
Diğerlerini ne ilgilendirirse beni de ilgilendirir, siyaset, savaşlar, piyasalar, gazeteler, okullar,
Belediye başkanıyla meclis üyeleri, bankalar, vergiler, vapurlar, fabrikalar, hisse senetleri, mağazalar, gayrimenkuller ve menkuller.

Yaka takmış ve frak giymiş bir sürü küçük manken atlayıp sıçrıyor ortalıkta,
Kim olduklarının farkındayım (kesinlikle solucan veya pire değiller,)
Kendi suretlerimi kabul ediyorum, en zayıfı da, en sığı da benimle ölümsüzdür,
Ne yapıyorsam, ne söylüyorsam, aynı şey onları da bekler,
İçimde uyanan her düşünce onların içinde de uyanır.

Çok iyi bilirim bencilliğimi,
Bilirim her şeyi yutan dizelerimi, daha az yazmaya da yanaşamam,
Her kim olursan ol seni yakalar, birlikte akarım.

Sıradan sözcükler değil benim bu şarkım,
Aniden sorular sorma, ötelere sıçrayıp uzağı yakın etme şarkısıdır;
Bu basılı, ciltli kitap—peki matbaacıya ve onun çırağına ne demeli?
Güzel çekilmiş fotoğraflar—peki kollarınla sıkıca sardığın karın ya da arkadaşın?
Demir zırhlı siyah gemi, taretlerinde güçlü toplarıyla—peki cesaretine ne demeli kaptanla mühendislerin?
Evler kap kacakla, erzakla, mobilyayla dolu—peki ev sahibiyle ev sahibesi ve gözlerindeki o bakış?
Yukarıdaki gökyüzü—iyi de, ya burası veya yan komşu veya yolun karşısındaki?
Tarihteki azizler ve âlimler—peki ya sen?
Vaazlar, inaçlar, ilahiyat—peki dibine erişilmez insan beyni,
Peki mantık nedir? sevgi nedir? hayat nedir?

--Fahri Öz’s translation

Sonsöz

Şiir; yaşamın anlamı, aşkın doğası ve öteki dünyanın olasılığı üzerine bireyi meşgul eden soruların dile getirilişiyle devam eder. “Sıradan sözcükler değildir benim bu şarkım” (“Basmakalıp sözler değildir benim bu şarkım”) der Whitman, “aniden sorular sormaktır” (“sorgulamaktır birdenbire”). Bir kitabın, bir fotoğrafın, bir savaş gemisinin tam kalbinde neyin yattığını sorgulamaya davet eder bizi; bulduğu ise dürtüleriyle, gayretleriyle, bunaltısıyla, hıncıyla, cesaretiyle ve korkusuyla iyi ya da kötü her türlü girişimi ateşleyen insanlardır. Fildişi kule ona göre değildir hiç. Her şeye yakından bakar, çünkü her şey ilgilendirir onu: “siyaset, savaşlar, piyasalar, gazeteler, okullar, belediye başkanıyla meclis üyeleri, bankalar, vergileri, vapurlar, fabrikalar, hisse senetleri, mağazalar, gayrimenkuller ve menkuller” (“siyaset, savaşlar, ticaret, gazeteler, okullar, belediye reisi ve meclisler, bankalar, tarifeler, buharlı gemiler, fabrikalar, borsalar, dükkânlar, gayrimenkuller, mallar mülkler”). Kendisine aktarılan görüşü çağların bilgeliğine yaptığı gibi şiddetle sorgular; bakışının aydınlattığı şeyi, “dibine erişilmez insan beyninin” (“esrarengiz insan beyninin”) derinliklerine inecek bir dile tercüme edene kadar zihninde evirip çevirir.
Yaşamının sonlarına doğru Whitman, sevenlerine, Çimen Yaprakları’ndaki niyetini şöyle açıklamıştır: “Hiç ama hiçbir şeyi aşağı görmeden, hiçbir bilimi, gözlemi, detayı, batıyı, doğuyu, harabeleri, orduyu, (bizzat deneyimlediğim) savaşı küçümsemeden, dört bir yandan her şeyi donanmak, soğurmak, elde etmek – ve nihayet her şeyi kişisel yaradılışıma teslim etmek.” Ya da “davudi, coşkulu, kesin” olan (“en uçlarda çepeçevre yankılanan”) sesine teslim etmiştir her şeyi; kalabalıktan bize seslenir, rutinimizi, yaşam tarzımızı kesintiye uğratır, hem yakını hem de uzağı, hem el altında olanı hem de gizli saklı olanı görmeye davet eder bizi, hem başarılarımızı hem de başına buyrukluğumuzu yüceltir. Bir yandan yaşamlarımızı anlamlı kılmak için olan çabalarımızın şarkısını söyler, diğer yandan kendi eylemlerimizin sorumluluğunu reddedişimizin, inat ve başarısızlığımızın, denizin ve gökyüzünün şarkısını. Bizler neden varız? Güzel soru.

--Christopher Merrill

Soru

Geçtiğimiz haftalarda satın aldığınız herhangi bir ürünü alın ve onu üretmiş olanların –o canlı bedenlerin– yaşamlarının nasıl olabileceğini kâğıda dökmeye çalışın. Paranızı kasiyere verdikten sonra o para nasıl bir yol izledi? Hangi yaşamların yükselmesine ya da mahvolmasına katkıda bulundu?