Önsöz

Engraving by Samuel Hollyer, after a daguerreotype by Gabriel Harrison (original daguerreotype lost)
Engraving by Samuel Hollyer, after a daguerreotype by Gabriel Harrison (original daguerreotype lost)

Türkçeye çeviren: Fahri Öz/ Aytek Sever
Açıklamaları çeviren: Aytek Sever


Şiirin açıklama kısımlarında önsözler Edward Folsom’a, sonsözler Christopher Merrill’e aittir. Bu kısımlarda şiirden yapılan alıntılar için çevirmenlerin önerdiği karşılıklar ise sırasıyla çevirmenler Aytek Sever ve (istisnalar hariç, parantez içinde veya taksim işaretinden sonra belirtilmiş olarak) Fahri Öz’e aittir (ilk yirmi altı bölüm için sıralama böyle olup son yirmi altı bölüm için tersi geçerlidir).

Önsöz 1


Whitman, klasik epiklerin resmî açılışlarını ima edercesine, şiirine geleneksel beşli ölçüyle başlıyor, sonra ölçüyü terk ederek, sürekli değişen ve âna yanıt veren ritimlere sahip, serbest akışlı dizelerle devam ediyor. Savaşın, öfkenin ve uzak yolculukların epik şarkısını söylemesine müsaade etmesi için esin perisini çağırmaktansa, Whitman kendi esin perisi oluyor, kendi şarkısını söylüyor ve epiğinin konusunun kendisi olacağını ilan ediyor. Bu benliği (kendi’yi; self) “kutluyor” (“övüyor”); ve burada “kutlama/övme” (celebrate) sözcüğünün etimolojisi “geri dönmeyi” ya da “sık sık uğramayı” belirtiyor. Şiirin tamamı, Whitman’ın; benliğin (kendi’nin) dünyaya doğru genişlemesinin, giderek daha fazla deneyimi soğurmasının, sonra tekrar kendine daralmasının ve dünyadaki yolculuklarında rastlamayı sürdürdüğü deneyimlerin çılgın zenginliğini içine alıp tutabileceğini keşfedişinin kaydıdır. Şair, ben’in (kendi’nin) sınırlarını genişletmeye koyuluyor – önce tüm Amerikalı yurttaşlarını, sonra tüm dünyayı ve nihayet kâinatı içerecek şekilde. Ben’in (kendi’nin) ne denli uçsuz bucaksız olabileceğini görmeyi başardığımızda, tekrar tekrar geri dönerek onu kutlamaktan başka ne yapabiliriz?
Şiir boyunca Whitman, yeni demokratik ben’in, çelişki ve bölünmeyle dağılmadan evvel ne kadar büyük olabileceği sorusunu teste tâbi tutuyor; ve sınıra ulaşmış gibi göründüğü her seferinde daha da açılıp genişliyor. İlk üç dizede, insanları ayıran, düşmanlık, kıskançlık ve savaş doğuran iki başlıca şeyi; inançları ve mülkiyeti terk ediyor: “Neye bürünürsem ben, ona bürüneceksin sen, / Bana ait her bir zerre sana da aittir zaten” (“Bana ait her zerre bana ait olduğu kadar sana da ait”). Varlığımızın her seviyesinde, malzemeleri, fikirleri, duyguları, temayülleri durmaksızın birbirimize aktarıp değiş tokuş ederiz. Daha dün canlı bir ineği ya da serpilen bir bitkiyi oluşturan atomlar bugün bizim parçamızdır, tıpkı evrendeki kadim atomların aralıksızca etkileştiği ve yeniden düzenlendiği gibi.
Whitman bizi bu sayede iki ana karakteriyle tanıştırıyor: “Ben” (I) ve “Sen” (you). Bu bölüm, “ben” ile başlayıp “sen” ile bitiyor, tıpkı bütün “Benliğimin Şarkısı / Kendimin Şarkısı”nın yaptığı gibi: Whitman’ın “ben”inden, okurlar olarak bu şiirde mesken tutmayı öğrendiğimiz “sen”e enerjinin aktarılışını deneyimliyoruz. “Şarkı”daki “sen”i, bütün bir ulusa ya da tüm dünyaya hitap eder şekilde duymak da mümkün, şu biricik karşılaşma ânında bireysel okura samimi olarak hitap eder şekilde duymak da. Bu, şiirdeki, çevrilmesi en zor sözcüklerden biri, çünkü İngilizce ikinci şahıs (you) hayli kafa karıştırıcıdır: En yakın sevgilimize de, tamamen yabancı birine de, bir odada bizimle baş başa olan tek bir kişiye de, geniş bir kalabalığa da aynı sözcükle hitap ederiz. Whitman, aynı anda hem “sana”, yani “ayrı, alelâde bir kişiye”, hem de “size”, yani “topluluğa”, daima etrafımızda gezinen, yakınımız olmaları muhtemel bir dünya yabancıya işaret eden bu kafa karıştıcı İngilizce zamirin tüm çağrışımlarına göz kırpıyor. Çevirmenler her durumda bu zamirin teklifli mi teklifsiz mi, tekil mi çoğul mu olduğuna karar vermek zorundalar.
Şiirin konuşmacısı “öylece oyalanıyor” (“aylaklık ediyor”) ve “bir yaz çimeni yaprağını” gözlüyor. Şiirin tümü bu edimden türemektedir. Şair, büyüdüğü memleketi ve atalarını düşünürken, her çimen yaprağının bir aktarımın emaresi olduğunu fark eder, tıpkı mezarlardan boy atan çimenler gibi: Ölülerin zerreleri topraktan yeniden yükselmekte ve şairi konuşturmakta, ona geçmişinin şarkısını söyletecek dilin ta kendisini oluşturmaktadır (ve şairin seslendirme vasıtası, sahiden de, üzerinde durup şarkısını söylediği memleketin zerrelerinden oluşmaktadır). Yani “Benliğimin Şarkısı / Kendimin Şarkısı”, şairin “sonsuz bir yolculuk” (“sonu olmayan bir yolculuk”) olarak adlandıracağı serüvenin başlangıcıyla açılır; tüm okurlar için bir kaçış anlatısına dönüşecektir bu yolculuk: Okur, kendisini, bireysel gelişimi engelleyen tüm köleleştirici inanç ve mülkiyetlerden kurtarmalı; “inançları ve mezhepleri muallakta bırakmalı” (“inançları ve ekolleri askıya almalı”) bizleri kanıksanmış “iyi” ve “kötü” kavramlarının ötesine taşıyacak olan, “dizginlenmemiş doğanın” (“ket vurulmamış doğanın”) “ilkel gücü”yle (“hakiki kudretiyle”) ve benimseyegeldiğimiz tüm kısıtlılıklardan azat olmuş doğayla karşılaşmamızı sağlayacak olan bir yolculuğu göze almalı.

--Ed Folsom

Varlığımı kutluyorum, şarkımı söylüyorum,

Neye bürünürsem ben, ona bürüneceksin sen,

Bana ait her bir zerre sana da aittir zaten.


Öylece oyalanıyor, ruhumu çağırıyorum,

Eğiliyor, bir yaz çimeni yaprağını gözleyerek oyalanıyorum.


Bu topraktan, bu havadan oluşmuş dilim ve kanımın her zerresi,

Burada, bu ana babadan doğmuşum,

                             nasıl ki onlar ve onların ataları da

                                                           burada bir ana babadan doğmuşsa,

İşte, otuz yedi yaşımda gücüm kuvvetim tam, başlıyorum,

Ölene dek susmama umuduyla.


Muallakta kalıyor inançlar ve mezhepler,

Geri çekiliyorlar bir süre kendileriyle yetinerek,

                                                                                         lakin aklımdalar,

İyiye ve kötüye yer açıyorum, her şeyi göze alıyorum,

Dizginlenmemiş bir doğa ve ilkel bir güçle konuşuyorum.

--Aytek Sever' s translation

 

 

Övüyorum kendimi ve şarkısını söylüyorum kendimin,
Neyi yakıştırıyorsam kendime sen de yakıştıracaksın,
Çünkü bana ait her zerre bana olduğu kadar sana da ait.

Aylaklık ediyorum ve davet ediyorum ruhumu,
Eğilip gönlümce aylaklık ediyorum bir yaz çimenini inceleyerek.

Dilim, kanımın her zerresi, bu topraktan olma, bu havadan,
Burada doğmuşum, yine burada doğmuş ana babadan, onların ana babası da öyle,
Ben, otuz yedi yaşında sapasağlam, başlıyorum,
Ta ölene dek durmamayı umut ederek.

İnançları ve ekolleri askıya alıyorum,
Bir süre geri çekiyorum, yettiler bana her ne iseler, ama asla unutmadan,
İyiyi de barındırıyorum içimde, kötüyü de; izin veriyorum konuşmaya her tehlikeli şeyi,
Barındırıyorum ket vurulmamış doğayı, hakiki kudretiyle.

--Fahri Öz' s translation

 

 

Benliğimin Şarkısı; Section 1, audio (Aytek Sever).mp3

Kendimin Şarkısı; Section 1, audio (Selver Kınık Onurlu).mp3

Sonsöz

Şiirin bir dikkat eylemi olduğu söylenir: bir kimseye, bir şeye, belirli bir deneyime ya da kavranılmış, tahayyül edilmiş yahut hatırlanmış bir varoluş kesitine yönelik bir dikkat eylemi. “Benliğimin Şarkısı / Kendimin Şarkısı”nın ilk bölümünde Whitman, dünyaya dikkat kesilen, “oyalanan / aylaklık eden” (loafing) (harikulade bir sözcük!), “eğilen”, dünyaya ruhunu açan bir şair imgesi sunar. Gözlemlediği şey, alabildiğine sıradandır: Bir çimen yaprağı – ve mesele de budur. Bütün kâinatın öyküsünü içiyle dışıyla anlatmaya talip olan bir şiir, atomik düzeyden, kandan, topraktan, havadan başlayacak, her yanı turlayacaktır: Tahayyül kapasitemizi genişletmeye ant içmiş bir adamın ahdidir bu.
“Benliğimin Şarkısı / Kendimin Şarkısı”nın Amerikan şiirindeki etkisi ölçülemez. Şair, “bana ait her bir zerre sana da aittir zaten” (“bana ait her zerre bana ait olduğu kadar sana da ait”) diye vurgular; bu sözler, yepyeni dünyaları haritalandıran sayısız şaire esin vermiştir. Gerçekten de, Whitman olmaksızın, William Carlos Williams’ın “Amerika’nın katıksız ürünlerini” keşfedebileceğini, Theodore Roethke’nin “kendinden dışarıya, o uzun yolculuğa” çıkabileceğini, ya da Allen Ginsburg’ün “Uluma”yı yazabileceğini hayal etmek güçtür; C. K. Williams ve Pattiann Rogers gibi çağcıl şairlerin eserlerini söylemeye gerek bile yok. “Benliğimin Şarkısı / Kendimin Şarkısı”nın en son dizelerinde onu “tabanlarımızın altında” (“ayakkabılarınızın tabanında”) aramamızı tavsiye eden bu öncünün bakışları altında yaşıyoruz hepimiz.
Whitman’ın prozodisi hakkında da birkaç söz söylemek gerek. İlk dizedeki beşli ölçüden Mezmurlar tarzında ritmik serbest ölçüye kayması onun geleneksel İngiliz dizesinden kopuşunu, bilinenden bilinmeyene doğru akın etmesini simgeler. Daima geleceğe doğru yol almaktadır o, bir çimen yaprağından en uzak yıldıza ve sonra yeniden geriye doğru; ve bu yolculuk için, ölçülü şiirle kotarabileceğinden daha kıvrak bir müziğe ihtiyaç duyacaktır. Keşfettiği dize anlayışı, olağanüstü bir konu, söyleyiş, ton, imge ve düşünce yelpazesine olanak sağlar: “dizginlenmemiş bir doğa ve ilkel bir güce” (“hakiki kudretiyle, ket vurulmamış doğaya”). Şarkısını bu enerji ateşler.

--Christopher Merrill

Soru

“Varlığımı kutluyorum” (“Övüyorum kendimi”): “Benliğimin Şarkısı / Kendimin Şarkısı”nın basılı ilk halinin bu ilk dizesine, Whitman daha sonra “şarkımı söylüyorum” (“şarkısını söylüyorum kendimin”) ifadesini eklemişti. Bu ilave, şiiri kavrayışınızda nasıl bir fark yaratıyor? Sizce Whitman bu değişikliği neden yapmış olabilir?